6. Filo askerlerinin Türkiye’deki keyfi davranışları, o askerlerin ABD askerleri olması, o ABD’nin Vietnam’da hayvanlığı bile utandıracak katliamları ve o ABD’nin Ortadoğu’da fitne çiftçiliği, dünyada "ali kjıran baş kesen" jandarmalığı yapması atmosferinde cereyan eden 6. Filo olayları, 1960’lı yıllara damgasını vuran, 1968 ruhuyla bir kuşak oluşturan, ABD’ye ait 6. Filo’yu protesto etmenin şahsında Amerikan emperyalizmine bir tepki, bir eylem, bir isyan…
O gün o isyanı yapan Komünist gençlik zahiren zulme baş kaldırıyorlardı, dışarıdan bakıldığında haklılardı.
Ama bir gerçeği çıplak gözle değil, içi ve dışıyla, öncesi ve sonrasıyla, gölgesi ve görünmeyeniyle görebiliriz.
O dönem Komünist gençlik, “zulme hayır” misyonuyla hareket ediyorlardı. Zulüm gibi zulme karşı refleks de, evrensel kavramdır, bunun dini, etniği, mezhebi, meşrebi yoktur. Peki ABD’nin 6.Filosuna “hayır” diyen gençlik, Sovyet Rusya, soydaşlarımıza, Türk kardeşlerimize, Türk vatanlarına “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta/ Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi” sözünü haklı çıkaran saldırılarda bulunurken neden susuyorlardı, neden Sovyet Rusya’ya göz yumuyorlardı?
“6.Filoya hayır” diyenler eğer gerçekten samimi olsalardı Kafkas ve Orta Asya Türkistan’ını istila ve işgal eden Rusya’ya, Doğu Türkistan’ı işgal ve istila eden Çin’e, Balkanlardaki dindaş ve soydaşlarımızı kıskacında ve kapanında inleten Yugoslavya'ya da hayır derlerdi.
Emperyalizm evrensel kavramdır, anti-emperyalizm de. Amerika’ya karşı anti-emperyalist kahramanlığa soyunanlar Sovyet Rusya’nın, Kızıl Çin’in emperyalizmine üç maymun oynadılar.
Elbette hepsi bu fotoğrafın tamamını göremediler. Bazıları temiz duygularla, emperyalizme meydan okuma kahramanlığıyla hareket etmiş olabilirler. Bu cehaletin masumluğu belki. Ama bu büyük fotoğrafı masumlaştırmıyor. O büyük fotoğrafta taşeronluk bile sırıtıyor.
6.Filo tablosunun oyuncuları olan 68 kuşağı “devrim” dedi.
Halbuki Mustafa Kemal devrimini yapmıştı ve devir o devrimin devriydi.
Peki bu komünist gençliğin derdi neydi? Tabi ki Kemalist devrimden Komünist devrime geçişti. Gerçi iki devrim, yöntemleri farklı olsa da din operasyonunda birleşiyorlardı. Ama yine de iki devrimin felsefesi birbirinden farklıydı. Yoksa Komünist nesil, Beyazit Kulesine kızıl bayrak çekmeye ihtiyaç duymazdı. Şimdi Mustafa Kemal ile Lenin’in, Nazım Hikmet’in, Deniz Gezmiş’in, Che Guevara’nın birlikte yer aldığı fotoğraflar adeta moda. Hayret, Nazım Hikmet’i hapislere atan, komünistleri hapishanelere tıkayan, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun da söylediği gibi Sabahattin Ali’yi öldüren Mustafa Kemal’in devrimi değil miydi? Bu fotoğraflar aklımızla ve hakikatla dalga geçmektir.
68 kuşağıyla zirveye çıkan anti-dindar nesildi. Bugün yaşadığımız cemaat karşıtlığı modası ve furyasına karşı geliştirilen salvolardan biri de “dün komünistler, bugün cemaat” imajıdır. Geçmişteki komünizm tehdidini sanallaştırmaya kalkışmak hakikatı peçelemeye çalışmaktan farksızdır.
"Mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın İmân esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedemle inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun. Bu İmân düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız, el birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim." diyerek o tehdidin fikrine, felsefesine ve doğuracağı yıkımlara dikkatleri çeken Üstad Bediüzzaman, 1936-1949 yıllarında yazılmış “Şualar” adlı eserinde bazılarına şaşırtıcı gelecek biçimde Felak Suresinin 3. Ayetinin ebced hesabı çerçevesinde “Eğer beraber olsa, Milâdi bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.” demişti.
1971’de ve sonrasında o dehşetli şerrin tokatlarını haber veren Bediüzzaman, o tohumlara dikkat çekmiştir ki aslında o tohumlar, anti-İslam eğitim sisteminin tohumlarıydı, anti-dindar gençliğin tablosuydu. İman hakikatlarından mahrum, yaratılış inancından uzak, küfür karanlıklarıyla alude, materyalist sistemin pençesinde, kendi tarihini reddeden anlayışın girdabında bir eğitim, bu nesli doğurmuştu. Ve sonunda yavru, anasına musallat olmuştu.
6.Filo olaylarıyla “o tohumların” fidana durmasına şahitlik ettik. 6. Filoya “hayır” diyene kadar yeni filolar yapmaya kafa yorsaydık… Ülke kalkınması için planlar yapsaydık… Hepimiz vatan proletaryası olsaydık… Proletarya edebiyatı yapmak için üçüncü dünya ülkesi olmaya razı olduk. Bizim vatan kurtaran şabanlarımızın Komünizmin cehennem yüzyılı olan yirminci yüzyıla kör olmalarının zakkum meyvesi olarak, Sovyet, Çin, Yugoslavya, Küba, Kuzey Kore cehennemlerine kör olmalarının sayesinde güzel sloganların gölgesine, ütopya rüyalarının nutuklarına, yalancı cennet ideolojilerinin yalancı baharlarına şahitlik ettik… Ana felsefesi dinsizlik ve din düşmanlığı olan komünizmin ideolojisiyle ayakta kalmaya çalışan PKK ideolojisine bile kör olup sınıfta kalarak… Sınıf mücadelesi diyorlar ya. İşte o mücadele, insanlığı, insanlık sınıfından sıyırıp sınıfta bırakma mücadelesidir…
Orhan Veli bu kafayı nasıl aydınlatmış: “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ Kimimiz nutuk söyledik”
Vatan için nutuk söylemek, yalnız nutuk söylemek bu vatanın en büyük düşmanlığı.
Açıktan düşmanı bilirsin, filosu tankı topu hepsi aleyhinizde apaaçık bellidir. Ama en büyük düşman sinsi düşman, gizli düşman. Nutuk söyleyerek uyumayı, uyuklatmayı, uyuşturmayı öğreten düşman.
İşte biz 6.Filo eylemleriyle bu düşmana yenildik.
Yıl 2012. Bakın, ABD, Türkiye’nin komşusu. Bak işte Irak.
6. Filo’ya hayır diyen gençleri düşünürken, konferans salonlarında siyasetçilere yumurta atarak, ayağa kalkıp slogan atarak yaptıklarını, vatan kahramanlığı sanan yaşıtlarımı düşünürken utanç duyuyorum. Yaptıkları eylem ruhuna değil o eylem ruhunu vatan çalışması için yeterli gören zihniyete acıyorum. Ülkemi tutsaklaştıran, gençleri cezbesine kaptıran o anlayışa kızıyor, ülkeme ve gençliğe üzülüyorum.
En büyük eylem, en büyük protesto, en büyük isyan çalışmaktır, çalışmaktır, çalışmaktır.
Almanya, iki dünya harbiyle yerle bir oldu. Ama bugün hala dünyanın süper güçlerinden. Çünkü Almanya, bırakın düşman protestolarını kendi yaşadıklarına tam olarak ağıt bile yakmadı. En büyük protesto olan çalışmayı ve kalkınmayı tercih etti. Tıpkı Japonya gibi. Biz sadece eleştirmeyi tercih ederek, düşmanlarımızı sadece eleştirerek kahramanlık yapacağımızı sanarak bir kez daha yenildik. Hazreti Mevlana ne güzel buyurmuş: “Karanlığa küfretmeyi bırak/ Kalk, bir mum da sen yak.”
Geceler uzamıştı. 68 Kuşağı ruhu ülkeyi şu günlere kadar getirdi. Cuntalarda, yargılarda, üniversitelerde, eğitimde, bürokraside iktidar olan, muktedir olan 68 kuşağını artık Türkiye, derin millet ruhuyla ruhundan söküp atıyor. Artk 68 ruhu ve kadroları iflas etti, o anlayış, o mantalite artık yürümüyor. Tam bu noktada, "bu boşluğu kim dolduracak" kavşağında, Türkiye’nin hangi kuşağı giyeceği gündeme geldiğinde Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın “dindar nesiller yetiştireceğiz” sözü “surda açılan gediğe” tam oturuyor. “Sabırla olgunlaşan meyveler” anti-dindar, anti-İslam nesli olan 68 kuşağının yerini dolduruyor.
Aslında dindar nesiller hep vardı. Yok edilmeye, gündemden silinmeye çalışılmasına rağmen, köküne kibrit suyu dökülmesine rağmen vardı. Bugün eğer sistem o kadar kirliliğine rağmen işlediyse, çarklar o kire pasa rağmen çalıştıysa bunda, bu milletin kendi emeğiyle ve çilesiyle doğurduğu dindar nesillerin hakkı ve hatırı var. “Asım’ın nesli”nin "nesilmiş gerçek" ruhuyla yaşaması ve bin bir çileyle yaşatılması vardır.
Başbakan Erdoğan, bu emek ve çileyi kurumsallaştırmak, sürekli hale getirmek istiyor. Türkiye’nin kalıcı kalkınması, ancak manevi kalkınmayla mümkün olur. 2023 vizyonu çerçevesinde dünya süper liginde oynamak, küresel sahada at koşturmak isteyen Türkiye, sosyal buhranlarını ancak bu şekilde yener, zirveye “dindar gençlik” dopingiyle ilerler.
Eğitimimizi ve Türkiye’yi teknolojide zirveye oynatan FATİH projesini manevi Fatihler projesiyle pekiştirmek, perçinlemek ve taçlandırmak gerekiyor. Türkiye’yi kendi öz ruhu, tarihi kodları, ruh DNA’sıyla bütünleştirmek ve sonunda şahlandırmak için “dindar nesiller yetiştirecek” olan Fatihler Projesi devreye koyuluyor. Maddi sahada FATİH projesiyle çığır açılırken "dindar nesil yetiştirme" ufuklu FATİHLER projesiyle de yeni bir çağ açılıyor. “Yarın elbet bizim elbet bizimdir/ Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir.”